cemal süreya ve çizgi roman

15 Ekim 2015

Çizgi romanın kaynağına bakarsak, kitle romanının özelliklerini taşıdığını görürüz; bu yüzden de, gelişimi tefrika roman geleneğine koşut olmuştur. Bunu çizgi romanın ilk ortaya çıktığı ülkeler için, özellikle de Birleşik Devletler için söylüyorum. Ülkemizde çizgi roman henüz emekleme döneminde. Sanat olarak kendini kurmuş sayılmaz. Kimi zaman öykünme yoluyla edinilmiş bazı parıltıların yanında, çoğunca çok ilkel bir konumda. İçerik yönünden de geleneksel çizgi romanının, ilk çizgi romanların niteliklerini taşıyor. Sayalım bu nitelikleri: Gerici, emperyalist, kadın düşmanı, faşist ve ırkçı. Bunu anlamak için ‘Tarkan’, ‘Kara Murat’, ‘Malkoçoğlu’ gibi romanlara bir göz atmak yeter. Turhan’ın her yönden benzersiz ve ilginç ‘Abdülcanbaz’ım saymazsak, bugün özellikle büyük gazetelerde boy gösteren yapıtların hemen tümü bu planda.

Fransız çizgi roman yayımcısı Eric Losfeld, çizgi romanın sinemayla edebiyatın bir çeşit bileşimi olduğunu söylüyor. Bizde ise, denebilirse, fotoğrafla tarih ilişkisi önde. Tarihsel yorum da, yapıtın yayımlandığı gazetenin ideolojisine göre ayarlanmakta, hatta güncelleştirilmektedir. Sözgelimi Kara Murat, akıl almadık serüvenlere ‘Esir Türkleri kurtarmak’ amacıyla atılır. Söz gelimi Tarkan, MHP’li bir Tarzan’dır. Karikatüristlerin dışındaki çizgi roman çizerlerinin konularının da çok dar bir çerçeveden derlendiği görülüyor. Birkaç satırlık bir kaynakça gösterilebilir bu tür romanlar için: Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun, Nihal Atsız’m romanları, ‘Gök Bayrak’ gibi birkaç çeviri kitap.

Karikatüristler dedim, karikatüristlerin yapıtlarında günümüz dünya çizgi romanının geldiği aşamaya tanık oluyoruz. Olağanüstü kahraman (Süperman) geleneği yıkılıyor bunlarda. Günübirlik hayatın parodileri öne geliyor. Mizahla toplumsal eleştirinin iç içe geçtiği bir yapı ortaya çıkıyor. Ne var ki karşımızdaki bir roman gelişmesi değildir artık; tek tek karikatürlere dayanan kutuların toplamı söz konusudur. Mizah da, görüntü ya da çizgiden çok, ses benzerlikleri, televizyon reklamlarının ucuz parodileri üstünde oynayan sulu bir metne dayanmaktadır. Belli bir toplumsal ortamda, olmayan insan profilleri, olmayan bir dille konuşurlar. Buradan alınırsa, Turhan dışındaki karikatüristlerin denemelerinde, çizgi romanın ayırıcı niteliğini, bu sanata ‘dokuzuncu sanat’ dedirten öğeleri bulamıyoruz. Folklor kaynağına, söylencelere hiç yer yok onlarda. Kitle romanı geleneğinden iyice kopuklar. Hele bu tür çalışmayı kara mizah biçiminde verdikleri savında olanlar (Suavi Süalp gibi) ipin ucunu iyice kaçırmaktalar. Kara mizah? İsterseniz kara yutturmaca diyelim bunlara.

Bir de, bir iki büyük gazetede yayımlanan ve fotoroman beğenisi içinde sıkışmış çizgi romanlar var. Hiçbir grafik görgüsü taşımayan, aile dramlarına, aşk öykülerine dayanan romanlar. Yer yer kopya edilmiş, çoğunca da uyarlanmak istenmiş uğraşar. Fotoroman için söylenecek her şey bunlar için de söylenebilir.

Gramsci’nin o okkalı sözlerini bir kez de burada anımsatmakta yarar var. Ne diyordu Gramsci: "İtalyan edebiyatının ulusal bir yüz kazanamamasının bir nedeni de ülkemizde tefrika roman geleneğinin yerleşememesindedir.”

Bugün, tefrika romanın yerini televizyondaki diziler almış bulunuyor. Böyle de olsa, her çeşit çizgi romanın, kitle romanı işlevi taşıması gerek, diyorum. Fotoromanın bile. Oysa, hele fotoroman, kitle romanının mirasını bozmakta, dağıtmaktadır. Bilindiği gibi, kitle romanlarında insan hakları savu- nulagelmiştir.

Bir de şu var: Bugün çizgi roman yaratıcıları, karikatüristler ve belli bir kültür ve sanat oluşumundan geçmemiş ‘çizmeye yatkın’ kimseler arasından çıkıyor. Bu İkincilerin kendilerine özgün bir anlatım biçimine ulaşmadıkları bir gerçek. Yukarıda söylediğim gibi bütünüyle ilkel, tutamaksız bir yapı içinde dönüp durmaktalar. Zamanla gerçek çizgi roman sanatçıları boy gösterecektir elbet. Fransa’da bile bu türün gelişme ve yaygınlaşması çok çok yirmi beş yıllık bir olay.

(1980)
Share on :

Hiç yorum yok:

 
Copyright © 2015 benhayattayken
Distributed By My Blogger Themes | Design By Herdiansyah Hamzah