nâzım: "millet nedir?"*

30 Ekim 2015

5. 1. 44

Oğlum,
Mektubunu almadım. Kabahat sende. Neden? Çünkü insan yazdığı mektubu kendi eliyle postaya atmak imkânına sahipse bunu başkasına yaptırmamalı. Zaten her iş için böyledir, hayatımızda şahsi işlerimiz için insan kullanmaktan çekinmeliyiz. İnsanın insanı kullanması zaten şerefli bir şey değil.
Gelelim şu millet meselesine.

Evvelâ millet nedir onun tarifini yapalım.

Millet bir sosyal kategori, yani bir sosyal anlamdır, mefhumdur. Millet deyince akla bir insan topluluğu gelir. Ve bu insan topluluğunda ortak bazı şeylerin bulunması gerekir. Bu ortak, müşterek şey nedir? Dil mi? Yani aynı dili konuşan insanların topluluğuna millet diyebilir miyiz? Hayır, diyemeyiz. Yalnız dil yetmez. Amerikalılarla İngilizler, Anadolu Türkleriyle Türkistanlılar, İtalyanlarla İspanyollar, Ruslarla Ukranyalılar aşağı yukarı aynı dilleri konuşurlar. Fakat Amerikalılar ayrı millettir, İngilizler ayrı; Anadolu Türkleri ayrı millettir, Türkistanlılar ayrı; Ruslar ayrı millettir, Ukranyalılar ayrı; İtalyanlar ayrı millettir, İspanyollar ayrı millet. Demek ki dil birliği yetmiyor. Din birliği yeter mi? Din birliği de yetmez. Anadolu Türkleriyle, yani sadece biz Türklerle Arapların, Türkistanlıların, Özbeklerin, hattâ bir kısım Hindistan ahalisinin dinimiz birdir ama ayrı milletleriz. Aynı şey Hıristiyan dininde olanlar için de, Budist olanlar için de varittir. Demek ki din birliği de milleti tarif için yetmez. Peki, dil ve din birliği bir arada olursa yeter mi? Bu ikisi de yetmez. Amerikalılarla İngilizler, bizimle Türkistanlılar, İsveç’le Norveç buna şahit. Öyleyse aynı siyasi, coğrafi devlet hududu içinde yaşamak aynı milletten olmaya yeter mi? Bir başına bu da yetmez. Harpten önceki Lehistan’ın devlet hudutları içinde. Lehliler de, Ukranyalılar da, Beyaz Rusyalılar da yaşıyordu. Öyleyse, dili, dini, devleti ve devlet hudutlarını birleştirirsek, yani bu üç hususta müşterek olan insan topluluğuna millet derler, desek olur mu? Bu da olmaz. Yine Lehistan’ı ele alalım, harpten önceki Lehistan’da, meselâ Ukranyalılarla Lehliler ve Beyaz Rusyalılar aşağı yukarı aynı dili — aynı dilin ayrı şubelerini — konuşurlardı, aynı devlet hududu içindeydiler, dinleri aynı dinin muhtelif şubeleriydi, fakat ayrı ayrı millettiler. Peki, bu üç vasfa muayyen bir tarih beraberliğini katalım. Tek basma tarih beraberliği milleti millet yapmaya yetmez. Bir şey daha kalıyor ki milleti millet yapan şeyin temeli odur : Müşterek bir iç pazar etrafında toplanmış olmak. Öyleyse milleti nasıl tarif edeceğiz? Millet diye o insan topluluğuna derler ki : aynı iç pazar etrafında, yani ekonomi etrafında toplanmıştır, aynı dili konuşur, aynı devlet hudutları içindedir ve aynı tarihi vardır. İşte milleti millet yapan bu ana vasıflar bilhassa tek iç pazarların kurulmasıyla kabil olur. Bu tek iç pazarlar ise tarihin belirli bir zamanında teşekkül edebilir. Tek bir iç pazarın teşekkülü için istihsal âletlerinin, tekniğin muayyen bir gelişmeye ulaşması lâzımdır. Teknik bu gelişmeye ulaştığı zaman sosyal bünyede değişiklik olur, ortaya burjuva sınıfı dediğimiz, önce kapitalist tüccar, kapitalist sanayici, fabrikacı, sonra kapitalist maliyeci, banka sermayedarı sınıflar ve onların karşısında da işçi sınıfı, ve kendi içinde bir yandan kapitalistleşmeye, bir uçtan işçileşmeye doğru gelişen köylülük ve şehir küçük burjuvazisi ortaya çıkar. Bütün bu işlerin başlangıcını ta Rönesans’a kadar götürebiliriz. Ama bu iç pazarın birliği bilhassa on yedinci asırdan sonra kendini kuvvetle göstermeye başlar. İngiltere’de sanayi inkılâbı olur, İngiliz burjuvazisi İngiliz derebeyliği ile uzlaşır, iş burjuvazinin lehine nisbeten kansız bir inkılâpla gerçekleşir ve Ingiliz milleti millet olarak kendini belirtmeye başlar. Sonra Fransa’da bu iş büyük Fransız inkılâbıyla oldukça kanlı olarak tahakkuk eder. Ve artık sırasıyla muhtelif şekillerde muhtelif Avrupa ve dünya milletleri aynı seyri ayrı bazı hususiyetlerle yaşarlar ve millet olmaya başlarlar. Bizde bu iş Tanzimat’la belirir ve Cumhuriyet inkılâbından sonra tam mânasıyla millet olarak ortaya çıkmaya koyuluruz.

Bu devirlerden önce Avrupa’da ve dünyada milletler yaşamıyordu. Fransa’da olsun, Ingiltere’de olsun, Rusya’da, Almanya’da, velhasıl nerede olursa olsun, milletin başlangıcı sayılabilecek merkezî kıraliyetlerden önce, ve hattâ merkezî kıralın otoritesi — yani devlet — tanındıktan sonra bile aynı kırallıktaki derebeyler birbirleriyle muharebe ederler, canları isteyince başka kıralın emrine geçerlerdi. Sonra her şehir ve derebeylik hududunu geçince — aynı kırallık, padişahlık sınırı içinde — ayrı ayrı İktisadî kanunlar hüküm sürerdi. Toprak bastı, baç parası alınırdı. Ve aynı kırallığın, aynı padişahlığın muhtelif bölgelerinde ayrıca bir bölge tesanüdü vardı. Bizde meselâ hemşerilik denilen şey o devirlerden kalmadır. Sonra Avrupa’da meselâ, kırallar evlenirken aldıkları karılar onlara ülkeleri ve onların içinde yaşayan insanları drahoma diye getirirlerdi. Bu devirlerde millî bir sanat da yoktu. Ama bugünkü mânasıyla millî bir sanat olmaması çok daha eski devirlerde, meselâ Mısır, Yunan ve Roma esir medeniyetlerinde yüksek sanat eserlerinin doğ- a asına engel olmamıştır. Her sosyal devir kendi sanatını ve kendi bünyesinde yaşayan hakim sınıflarla mahkûm sınıfların sanatını vermiştir. Dil meselesi de öyle, bütün bir millete ortak dil, sanat dili, ancak, tek iç pazarın kurulmasıyla başlar. İngiliz dilinin bugünkü halinin başlangıcı bilhassa Elisabeth Devriyle kendini gösterir. Bu devir ise İngiltere’de dediğimiz meselenin en Önemli başlangıçlarından biridir. Fransa’da da öyle. Biz ise sen de farkında- sın ki dilimizi yeni yeni işlemeye başladık. Osmanlıca denen nesne Osmanlı imparatorluğu ile beraber yıkıldı ve şimdi Türkçeyi işlemekle meşgulüz. Velhasıl, oğlum, millet dediğimiz sosyal hadise tarihin belirli bir zamanında gözükür, gelişir ve kanaatıma göre belirli bir zamanında da ortadan kaybolacaktır. İnsanların milletler halinde toplulukları tarihte ileri bir adımdır, fakat her adım gibi, atıldıktan sonra yerini yeni bir adıma ergeç verir. Benim Alman Faşizmi ve Irkçılığı diye bir kitabım vardır. Onu al oku. Hem birkaç kere oku. Annende olacak. Orda bu hususta seni dolayısıyla aydınlatacak ve insanların geçirdikleri sosyal topluluk şekillerini izah edecek bilgi bulursun.

Sorduğun öteki meseleye bir dahaki mektubumda, cevap vereceğim. Çok
uzun oldu zaten bu seferki. Kafan karışmasın.

Kitaplarının çoğunu beğendim. Ben de sana kitaplar hazırlıyorum. Benimkiler daha ziyade sosyal meselelere ait oluyor.

Balzac’ı seve seve okumana ben de pek sevindim. Yalnız senden bir ricam var : İngilizceyi ihmal etme. (...)

*yeni dergi sayı 35 -ağustos 1967 - nâzım hikmet mektuplar özel sayısı

Share on :

Hiç yorum yok:

 
Copyright © 2015 benhayattayken
Distributed By My Blogger Themes | Design By Herdiansyah Hamzah