penisten vazgeçmek

16 Ekim 2015


bir+bir ağustos 2010 sayısında "bir şeyler eksik -aşk, cinsellik ve bilmek istemediğiniz her şey" adlı kitabında penis meselesini enine boyuna inceleyen bülent somay'la yapılan röportaj. yukarıdaki resim "gece" ismini taşıyor ve john koch'a ait.

Alfabeden başlayalım. Penis ne, fallus ne?
Bülent Somay: Aynı şeyin Latincesi ve Yunancası; penis Latince, fallus Yunanca. Fakat, bu iş bu kadar basit değil, çünkü ortak dilde -şimdi ortak dil derken İngilizceyi kastediyorum, bir tür lingua franca olduğu için- diğer dillerden geçip de kullanılan kavramlar hangi dilden geldiğine göre farklı anlamlar kazanabiliyor. Fallus ve penisle de aynı problemimiz var. Penisin Türkçede nasıl kullanıldığına bakalım. Cinsel organların adlarını önce argolarıyla öğreniriz. Sonra da, kibar adlarını öğrenmeye çalışırız, kibar adlar da Türkçede genellikle Latincedir. Dolayısıyla sik diye başlayıp penis demeyi öğrendik. Penis sikin karşılığı. Fallusu ise Türkiye’de Lacan üzerine konuşmaya başlayınca öğrendik. Fallus Türkçede cehennemin dibinde bir kelime, ancak Lacan tartışacaksın, “phallocentrism” gibi birtakım kompleks kavramlarla aşık atacaksın ki, fallus kelimesini hayatında kullanabilir ol. Ama giderek, fallus Türkçede de İngilizcedeki yerine oturmaya başladı. Yine de bu, iki kavramı da kullanan bir entelektüel çevre için geçerli. Penis dediğimiz zaman bir organı, fallus dediğimiz zaman bir ilişkiyi, bir egemenlik ilişkisini kastediyoruz. Penisin tıpta kullanılan bir kavram olması da böyle yerleşmesinde etki
li. Penise ilişkin sorunlar “penil” sorunlar olarak geçer, fallik sorunlar olarak geçmez. Halbuki eskiden, tıp dilinin Yunanca üzerinden kurulduğu çağlarda, bunlara fallik sorunlar de- niyormuş. Halbuki şimdi fallik dendiğinde, İngilizcede de, Türkçede de fallik imgeleri anlıyoruz, sike ait olanı anlamıyoruz. Bunun da bize yarattığı çok önemli bir fayda var. Erkek egemenliğini tartışırken artık biyolojik erkekle kavramsal erkeği birbirinden ayırmayı becerebiliriz. Erkek kimdir? Penisi olan herif midir, yoksa fallusu olan varlık mıdır? Bu ikisi büyük ölçüde çakışmakla birlikte, tam olarak örtüşmüyor. Penisi olup da fallusu olmayabilecek kişiler olduğu gibi, tam tersine, penise sahip olmamasına rağmen fal- lusa sahip olabilecek varlıklar var.

Mesela?
Mesela, Condoleezza Rice. Muayeneye tâbi tutsak, penisinin olmadığını göreceğiz muhtemelen, ama Condoleezza Rice Amerikan tarihinin en fallik figürlerinden biri.

Yalçın Küçük, iyice tozutmadan önce, “Tansu Çiller travesti mi?” diye bir soru ortaya atmıştı...
Doğru. Çiller için de fallik kadın diyebiliriz. Thatcher için çok daha iyisini söyleyebiliriz. Benazir Butto için söyleyebiliriz. Üstelik, Benazir Butto’nun fallusu nereden ödünç aldığı belli, babasından ödünç alıyor.

Günümüzden örneklersek...
Nimet Çubukçu kötü bir örnek değil. Meral Akşener iyi bir örnek. Ama en güzel örnek CHP milletvekili Canan Arıtman. Şu anda iktidarda olmadığı için insanın fallik demeye çok dili varmıyor ama, kadının ırkçılıkla kurduğu ilişki (“Abdullah Gülün ailesi Ermeni miydi” diye korkunç bir ırkçı lafı ortaya atabilmiş olması), bir söyleşide “evde yedi tane silahım var, zaten silahımı takmadan Meclise gelmem” gibi laflar etmesiyle ne kadar fallik bir figür olduğunu biliyoruz.

Demin “fallusu ödünç almak”tan söz ettin. O nasıl bir şey?
Fallik kadın her zaman fallusunu bir yerden ödünç alarak geliyor. Çiller de Demirel’den ödünç alıyor, yani sembolik babadan. Onun icazetiyle gelmişti o konuma. Condoleeza Rice’ın meşhur dil sürçmesini hatırlayalım. Bush’un da bulunduğu bir toplantıda, “As I was telling to my husband... Sorry, my president...” diyor. “Kocama... pardon, Başkana söylediğim gibi...” Orada fallusun nasıl el değiştirdiğini görebiliyoruz. Kadın Bush’u kocası olarak tahayyül ediyor; aralarında bir şey eminim yoktur; ayrıca, onun herhangi bir erkekle cinsel bir ilişkisi olabileceğine de inanamıyorum. Paparazziler lise yıllarından beri kadının bütün hayatını didik didik taradılar, hiç erkek arkadaşı olmamış. Onun üzerine “lezbiyen” galiba dendi, o da yok, bulamıyorlar. Kimsenin bu kadar iyi gizlenebileceğine ihtimal vermiyorum. Dolayısıyla, Bush’u cinsel olarak arzuluyor değil, tam tersine, bir koca-baş- kan ilişkisi üzerinden kendinde olmayan ya da olmadığını sandığı bir şeyi nasıl ödünç aldığının ilişkisini görüyorsun. Başkanı kocası haline getiriyor. Bu örnekler çoğaltılabilir, Hürrem Sultan, Kleopatra... Ama tersi de doğru, penise sahip olduğu halde fallik durumu olmayanlar da var. İyi bir örnek Dostoyevski, hiçbir fallik hayat yaşaya- mamış. Hep kadınlar üzerinden hayatını kurmuş, kadınlar hayatında hep dominant olmuş. Fallik hayatı olmayan erkeklere iyi bir örnek de Marcel Proust. Annesinin ocağından ayrılamamış, son yıllarına kadar don giyememiş, zıbınla yaşıyor. Böyle erkek örnekleri var. Fakat, fallik kadına göre non-fallik erkek çok daha az. Dolayısıyla, penis size fallus garantisi vermiyor, “penisim var, öyleyse fallusa da sahibim” durumu kesin değil. Penisin yok, ama yine de fallusun olabilir.

“Fallus dediğimizde bir egemenlik ilişkisini kastediyoruz" dedin. Onu biraz açar mısın?
Burada Foucault’cu bir tanım yapacağım; bir iktidarın değil de, bir hâkimiyet ilişkisinin sembolize olduğu bir kaligrafik işaret diye tanımlıyorum fal- lusu. Yani bir gösteren.

İmleyen (signifier) anlamında mı?
Evet. Bu gösteren mudaka bir hâkimiyet ilişkisi üzerine kurulu olacak, ama neyi gösteriyor diye, yani gösterileni nedir diye baktığında da boşlukla karşılaşacaksın. Her şeyi birden gösteriyor çünkü. Fallus ve para çok benzeyen kavramlar. Çünkü para kendi başına kullanım değeri olan bir meta değildir. Yenmez, içilmez, giyilmez. Ama yenecek, içecek, giyilecek her şeyi onunla alabilirsin. Dolayısıyla, Marx’in tanımladığı para, kendi kullanım değeri olmayan değişim değeri. Ve böyle olan tek şey. Başka her değişim değerinin mudaka bir kullanım değeri de var, paranın yok. Paranın kullanım değeri, değişim değeriyle aynı şey. Fallus da böyle; kendisinden başka her şeyle değiştirilebilen şey fallus. Egemenlik ilişkileri üzerine kurulu bir dünyada yaşadığımız sürece, her egemenlik ilişkisi fallusla gösterilebilir. Peki ama, kendisinin kullanım değeri nedir? Hiçbir şey. Kendisinin hiçbir anlamı yoktur, bir boşluktur o. Bu anlamda da fallus penisi göstermez, çünkü penisin bir kullanım değeri var; işemeye yarıyor, çifdeşmeye yarıyor, bir kullanım değeri var. Para ne kadar işe yarıyorsa, o kadar işe yarıyor. Kâğıt paradan uçak yapabilirsin, metal paray
la yazı-tura atabilirsin ya da eritip metal değerine satabilirsin... Penis de böyle bir şey, bir işleve yarıyor, ama çok iyi biliyoruz ki kadınlar o olmadan da işeyebiliyorlar; demek ki aslında sadece ayakta işemeye yarıyor, ne kadar önemliyse bu... Çiftleşmeye yarıyor, ama günümüz teknolojisinde, sunî döllenme yoluyla spermleri oradan alıp buraya koyabiliriz, olmasa da olur. Haz almaya yarıyor; kadınlar o olmadan çok daha iyi haz almayı beceriyorlar, vajinal, klitoral, oradan buradan. Zavallı erkekler haz almak için bir tek o Allahın cezası nesnenin altındaki iki buçuk santimetrekarelik alana, penis başı dediğimiz şeyin alt tarafına mahkûmlar. Başka bir yerden haz almayı bilmiyor erkek, kadın ise her yerden alabiliyor. Dolayısıyla, kullanım değeri varolmasına var da, bir bok değil. O yüzden, tıpkı paranın kullanım değeri gibi, esas olan, onun değişim değeri. Değişim değeri olduğu zaman ise penis olmaktan çıkıyor, fallus olmaya terfi ediyor. Artık olmasa da oluyor. Bir değişim değeri var ama, aslında penisi çıkarsan da var, bir hayal olarak... Benim şurada param var bir yerde, hatta kredi kartları olduğuna göre, artık orada bir yerde de olmayabilir, ileride olacak bir gün. İki sene sonraki emeğimin karşılığıyla bugün hesap ödeyebiliyorum. Her şey muhayyel düzeyde cereyan ediyor. Dolayısıyla, fallusun artık penise ihtiyacı yok. Hiçbir zaman yoktu da, artık hiç yok.
Ama penisin fallusa ihtiyacı var ve ikisinin çakıştığı noktalar mevcut, öyle değil mi?
Evet, penisin fallusa ihtiyacı var, o da kendi zaafları yüzünden. Kadınların bedenlerinin cinselliğindeki avantajlara erkekler sahip olmadığı için penisi önemli hale getirmek zorunda. Onu biricik, tek, merkez haline getirmek zorunda ki bir anlamı olsun; bunu da fallus üzerinden yapabiliyor. Dolayısıyla burada bir çakışma var. Kadının öyle bir derdi yok, kadın memesinden de haz alabilir, vajinasından da, klitorisinden de; yeterli psikolojik ortam sağlanırsa, omzundan da, burnundan da. Zavallı erkeklerin böyle şansları yok. Bunun genetik bir fark olduğunu söylüyor değilim, tamamen sosyal bir fark. Erkek çocukluğundan beri oraya kanalize olduğu için, penisini fark ettiği andan beri her şeyi onun çevresinde kurma eğitimi aldığı için başka bir yerden haz alabileceğini hayal bile etmiyor. Bu da bizim kadersizliğimiz. O yüzden mesela en büyük kâbusumuz “erectile dysfunctiori’dır: “Ya kalkmazsa!” Hayatımız biter. Kadının ereksiyon diye bir sorunu yok. Biz hakikaten kalkmazsa ne yaparız? Penisin o eksikliğini fallik yoldan telafi etmeye çalışırız.

Yani?
Karımızı döveriz. Kaldıramazsan, döversin. Ya da iktidarı başka yerde aramaya başlarız; polissek, sokakta adam sopalarız, bir işletmede orta düzeyde yöneticiysek, altımızdakilerin canına okuruz. Bütün bunlan yapmak için de illâ kaldıramamak gerekmiyor. Kaldıramayacağımız korkusu bize yeter. Erkek dediğin “ya kalkmazsa” korkusuyla yaşamak zorunda olan zavallı bir yaratıktır. Hayatı boyunca hep bundan korkacaktır; ya kalkmazsa, ya yarın kalkmazsa -bugün kalkıyor olması, yarın kalkacağının garantisi değil. Üstelik bir de, yaş ilerledikçe gidecek... Merhum amcam 75 yaşındayken bir prostat kanseri ameliyatı geçirdi. Kanserli dokuyu almışlar, tekrarlamaması için ona iki seçenek sunmuşlar. Biri, prostatı almak ve böylece tehlikeyi ortadan tamamen kaldırmak. İkincisi, prostatın içine küçük bir radyum tanesi koymak, bunun minimal düzeyde radyasyon yayarak kanserli dokunun tekrar oluşmasını engellemesi. Ama bu İkincisinin riski var, sonuçta vücudunda radyoaktif madde taşıyacaksın. Amcam bana geldi, “ne yapacağım” diye soruyor. “Aldır gitsin” dedim. “Olur mu ya!” dedi. “Amca boşver, bu yaştan sonra ne yapacaksın?” “Lâzım olur.” O yaşta bile o dehşeti yaşıyoruz, yaşayacağız. Bunun korkusu bile yetiyor, çünkü bütün hayatımızı bir tek organın etrafında kurmamız bilgisi verilmiş. Bütün yumurtalar aynı sepete konmuş.

Dolayısıyla, mutlu bir cinsel hayat için ademi merkeziyetçilik gerekiyor...
Aynen öyle. Fallustan vazgeçmeden anlamlı bir cinsel hayat, hatta anlamlı bir hayat bence mümkün değil. İlk adım fallustan vazgeçmek.

Fallustan vazgeçmek ne demek?
Bunun yan ürünü olarak penisin merkeziliğinden vazgeçmek. Penisin cinsel hayatımızda özellikle merkezî rolde olmasından vazgeçebilmek lâzım. Bu da cinsel ilişkiyi, üreme ilişkisi, çiftleşme olmaktan çıkarmak anlamına geliyor.


Ama o zaten artık aşılmış bir nokta değil mi?
Kim için, yüzde kaçımız için diye sormak isterim. Penisi merkeze almak dediğim şey, cinsel ilişkinin mutlaka çiftleşmekle biten bir faaliyet olduğunu düşünmek demek. Erkek orgazmı dediğimiz şey maalesef ejekülasyonla aynı şey sanılıyor. Aksine kanıtın var mı diye sorabilirsin. Tabii ki yok. Ama, spekülatif düzeyde de olsa, bunun bir yanılsama olduğunu iddia ederim. Erkek orgazmı ile ejekülasyon aynı şey olamaz. Erkek orgazmı ile ejekülasyon aynı şey ise, kadın orgazmı yalandır. Sahtekâr pornografik malzeme dışında, kadın ejekülasyonu diye bir şey yok. Squirting filmleri vardır, pornonun önemli bir alt dalı. Kadın ejeküle oluyor, bir şeyler fışkırıyor, erkekler bunu seyrediyor ve bundan çok hoşlanıyor. Niye? Kendi ejekülasyonlannın ve orgazmlarının yalan olmayabileceği hissini veriyor bence. Peki ama bu nedir, fizyolojik olarak ne oluyor sorusunu sorduğunda, verebileceğin bir cevap yok. “Biz bir şey püskürtüyoruz, onlar da bir şey püskürtüyorlar, aynı şey.” Değil aynı şey. Kadın fizyolojisini bir düşün, ne püskürüyor? Bu filmlerdeki sahneler için iki ihtimal var, ya işiyor kadın ya da bir sahtekârlık var. Kadının işemesini seyirci ejekülasyon olarak algılıyor. Kadının dışarı atabileceği başka bir sıvı yok o civarda. Erkekte prostat sıvısı var, prostat bunu kasılmalarla dışarı atarken sperm torbalarındaki spermleri içine alıyor, içinde spermler olan bir prostat sıvısı atıyorsun. Kadında bunun bir muadili yok. Aklı başında her erkek bunu bilir. Ama bilmemeyi tercih ediyor ve kadın ejekülasyonu pornolanndan acayip hoşlanıyor. Bir yalanla oynuyoruz yine. Zizek çok haklı, “sinizm çağı’nda yaşıyoruz, hiç kimse hiçbir şeye inanmıyor aslında, inanıyormuş gibi yapıyoruz topluca. Böyle bir sahtekârlık olduğunun adını koyduktan sonra, iş kolaylaşıyor, çünkü kadın orgazmıyla erkek orgazmı benzeyen şeyler değil, iki ayrı şeyden bahsediyoruz. O yüzden yıllarca kadın orgazmı diye bir şeyin hakikaten olup olmadığı tartışıldı. Masters & Johnson raporu, Kinsey raporu, Hite raporu... “Aa, meğerse kadınların sadece yüzde 30’u orgazm nedir biliyormuş”. Yüzde 30’u sürekli orgazm oluyormuş değil, yüzde 30’u hayatında bir kerecik orgazm olmuş. Oturduk kadınlara acıdık, “vah vah, orgazm nedir bilmiyorlar”. Bu bilgiler de bize nasıl bir üstünlük pozisyonu yaratıyor, değil mi? Onlara acıyan olabiliyoruz, içimizden “vicdanlı” olanlarımız “sevgilim, karım da orgazm olsun” diye kendimizi yerden yere attık, kadının hayatını iyice zorlaştırdık. İllâ o da orgazm olacak. Kadına bir yükümlülük veriyorsun. Kadın keyfince olayı yaşamak yerine, sen tepesinde dikilmiş, “orgazm oldun mu, hadi orgazm ol, ol artık, şunu da yapayım...” Kadıncağız da “git başımdan” diyemiyor tabii, sen onun orgazmını düşünen iyi erkeksin. “Kadın orgazm olacaksa o da benden sorulur; o da benim denetimimde; ben kadınımı orgazm eden adamım”. Bu ilişkide fallusu, o egemenlik ilişkisini yeniden ürettik. Üstelik bunu kadına değer veren, önem veren erkek kisvesi altında yaptık; sahtekârlığımıza sahtekârlık kattık. Orgazm konusunda bile kadın orgazmını erkek orgazmının bir benzeri, analogu olarak görüp orada da hemen bir egemenlik alanı oluşturuldu. Halbuki kadın orgazmı başka bir şey, erkek ejekülasyonu başka bir şey. Kadın orgazmının üremeye ilişkin hiçbir fonksiyonu yok. Kadın orgazm olsa da, olmasa da hamile kalır ya da kalmaz. Kadın orgazmı sadece haz için var. Üremeyi ve hazzı, kadın bedeni birbirinden çoktan ayırmış. O anlamda evrimde bizden bir adım ileride kadınlar. Bu iki hayatî fonksiyon kadınlarda ayrı ayrı var, biz erkekler hâlâ birbirine karışık yaşıyoruz, çünkü üreme fonksiyonu olan spermleri attığımız ejekülasyonla haz almamız aynı anda birbirine bağlı olarak oluyor. Dolayısıyla, evrimde bir adım geride duruyoruz. Bunu kabul etmek aslında fal- lik iktidarımızın tamamen reddi demek. Kabul etmek derken, sakın şöyle bir yanlış anlama olmasın: “Ben kabul etmiş olan üstün ırktanım, siz henüz kabul edememiş olan aşağılık ırktansınız.” Ben bunlan laf olarak kabul ediyorum, bedenim ne kadar kabul ediyor, yaşantıda ne kadar kabul ediyorum, gündelik pratiğim bunu ne kadar içeriyor, apayrı bir tartışma. Bunu teorik olarak kabul edebilirim, ama hayatımı etkilemiyor olabilir. Ki itiraf edeyim, büyük ölçüde etkilemiyor. Kabul ettik demek, bilmek de kurtarmıyor. “Ne kurtarıyor?” diyeceksin. Burada fallik iktidarımı kurup soruyu da ben sorayım. Ne kurtarabilir? Birincisi, susmak. Fallus etimolojik olarak penisten geliyor olabilir, ama ifadesini dilde bulur. Bunu ben uydurmadım, söyleyen Luce Irigaray. Onun meşhur “phallagocentrism” lafı, fallusun “fal”ıyla, logosun “log”u, yani “sikdil merkezcilik” diye çevirebiliriz. Bunun günümüzde erkekliğin kadınlık üzerindeki iktidarının temel mekanizması olduğunu söylüyor. Irigaray’ın her dediğine katılan biri değilim, ama bu çok doğru bir tespit. Burada, penisi kesemeyeceğimize göre,- ya da keselim kesmesine, çok da kıymetli bir şey değil sonuçta- ya da kesmemiz pek bir şey değiştirmeyecek. Zira fallik kadınlar örneğinden de biliyoruz ki, penis olmadan da fallik olunabiliyor.

Penisin olmayışı kadınlar için tatsız olmaz mı?
Bu konuda seni lezbiyenlere havale ediyorum. Lezbiyenler bunun bir illüzyon olduğunu söyleyecekler, “çok gerekiyorsa da daha iyisini biz yaparız” diyeceklerdir.

Heteroseksüel kadınlar için penis makbul bir şey değil mi?
Heteroseksüel bir kadın olmadığım için bunun cevabını veremem. Heteroseksüel kadınların ne kadarı hasbelkader, ne kadan seçim sonucu heteroseksüel, o da tartışılır. Heteroseksüel dediğimiz kadınların büyük çoğunluğu başka seçenekleri olmadığı için heteroseksüeller. Eşcinsel erkeklerin penisi sevdiklerine bir itirazın yok herhalde.

Bu duruma ne diyorsun?
Erkeğin penisi sevmesi zaten normal bir durum. Bu sadece onların fallik karakterlerinden vazgeçmemiş olduklarını gösteriyor bize. Tam bu yüzden, “doğru” cinsel politikanın lezbiyen cinsel politika olduğuna şiddetle inanıyorum. Ayrıca bu penisperverlik yalnızca eşcinsel erkeklere özgü değil ki. Yıllar önce Murathan Mungan bir travestiyle söyleşi yapıyordu. Konuştuğu kişi zamanında uzun süre fahişelik de yapmış. Onun anlattıklarına bakılırsa, müşterilerinin çoğu (ki bunlar kerli-ferli “hetero” erkekler) iş bittikten sonra, “hadi bakalım, sıra sende” derlermiş. Zaten böyle olmasa, onca kadın fahişe dururken tra- vestilere bu kadar rağbet olmasını nasıl açıklardık? Travestinin kadına göre ne fazlası var? Daha mı güzel? “Muamelesi” daha mı iyi? Hayır, tek fazlası var, o da penisi. Demek ki penisperverlik eşcinsellere değil, genel olarak erkeklere özgü bir şey.

Lafı toparlarsak; fallustan kurtulmak için penisten de kurtulalım mı diyorsun?
Hayır, kurtulmayalım, ama penise ille de gerek yok. Ayak parmaklarımız da bir işe yaramıyor, kesiyor muyuz? Şu fizyolojik gerçeği unutmayalım: Penis erkekte sinir uçlarının en yoğun olduğu alan, en duyarlı yeri; dolayısıyla, cinsel hazzı da en çok oradan alıyoruz. Niye keselim ki? Ama bu kadar. Kadınlar tarafından baktığımızda, penisi içine alma arzusu tamamen üreme içgüdüsünden gelen bir arzu. Cinselliği üremeyle ayırmayı başardığımızda bu arzu ne kadar arzu olarak kalır, onu bilmem. Hap var, doğum kontrolü var, ama ayıramadık henüz.

Peki oral seksi nasıl açıklıyorsun?
Kadınların kaçta kaçı oral seksi gönüllü -gerçekten gönüllüyü kastediyorum- yapıyor? Ayrıca, erkekler cunnilungus’u niye yapar?

Zevkli bir şey olduğu için...
Kadınlar da sırf o nedenle yapıyor olabilir. O kadar. O kadan zaten olur. İnsanlar birbirinin kulak memesini niye ısırıyor ki? Penetrasyonun, vajinal orgazm denilen şeyin bir mit olup olmadığı konusunda bile emin değilim.
Cinsel ilişkide amaç bizatihi penetrasyon değil ki. Asıl olay penetrasyondan sonra başlamıyor mu?
O zaman tamam. Penisin de burun, kulak gibi, hatta erkek açısından bakıldığında onlardan daha duyarlı olduğu için cinsellikte daha da anlamlı bir organ olduğunda anlaşabiliriz. Diğer organlarımızın ne kadar anlamı varsa, penisin de o kadar var. Ayıca da penis çok daha duyarlı olduğu için erkek açısından daha anlamlı, ama kadın açısından niye daha anlamlı, onu bilmiyorum. Bir lezbiyen “parmaklar aynı işi çok daha iyi yapıyor” diyecektir. Çünkü penis sonuç olarak kontrol edebildiğin bir organ değil, ona hükmeden bir adale yok, dolayısıyla, öyle dildo takmışsın gibi duruyor önünde. Herhangi bir lezbiyen kadın bunu söyleyecektir. Lezbiyen olmayan bir kadın belki tersini söyler, ama bunun ne kadarının yüz bin yıllık erkek egemen kültüre boyun eğmekten olduğunu ayırt edebiliriz, bilmiyorum. Feministler 1980’lerde de anne olmanın faziletleri üzerine ciltler doldurdular. Bükemediğin bileği öpüyorsun bazen. Koca Germaine Greer, 1960’ların sonlarının en radikal feministlerinden, 1980’lerin başlarında “kadın olmanın faziletleri”, “biz anne olabiliyoruz”, “rahmin gücü” gibi şeyler yazmaya başladı. Anne olabilmek bir kadının başına gelebilecek en kötü şey herhalde.

Zevkle yapıyorlar ama...
Denetlenemeyen acının neresi zevklidir yahu?

O “acı” da ideolojik olamaz mı? Doğumun acı veren bir şey olduğuna dair yaygın önkabul patriyarkal bakış açısıyla, anneliğin kutsanmasıyla alâkalandılabilir.
Doğum çok ağrılı, çok çok sancılı bir şey. Normalde çapı iki santimi aşmayacak bir kanaldan kendininkinden biraz küçük bir kafa geçiriyorsun. Ağzına karpuz almaya çalışmak gibi... Her kadın da bilerek ya da bilmeyerek çocuğundan bunun acısını çıkarıyor sonra. Çıkarır, insan bu, çıkaracaktır. O çocuk senin dokuz ay boyunca bütün hormonal yapının değişip altüst olmasına, belli bir ağırlık noktasına geldikten sonra yürüme bozukluklarına, belinin ağrımasına sebep olan ve en sonunda da oranı buranı yırtarak dışarı çıkan yaratık. Sonra da yavrun olarak karşında duruyor. Ondan bunun acısını çıkarırsın, a) kötü davranarak çıkarırsın, b) onu asla serbest bırakmayarak çıkarırsın. Her anne bu ikisinden biridir, ya çocuğundan acısını çıkarır bütün o çektiklerinin, ya da tam tersine çocuğu fazla severek onu yutan anne olur, bırakmaz gitsin. Ayrıca, bu konuda üstelik lezbiyen de olmayan bir feministin, Shula- mith Firestone’un izinden gidiyorum. Firestone, “kadın özgürleşmesi, kadının doğumdan özgürleşmesidir, kadının çocuk yetiştirmekten özgürleşmesidir ve çocuğun çocuk olmaktan çıkmasıdır” diyor. Bunlar olmadan kadınların özgürlüğü diye bir şeyden bahsetmek şakadır. “Çocukluğun ilgası’ndan söz eder Firestone. Çocukluk ilga edilmeli, çocukluk diye bir şey kalmamalıdır. Çocuk doğduğu andan itibaren yetişkindir. Çaresiz olduğu dönem boyunca, kolektif olarak ona yardımcı olmalıyız tabii ki, ondan sonra da topluluğun bir üyesi gibi davranmalıyız. Şu anda olmakta olan, çocuğun bir kadının himayesine verilmesi, onunla son derece sağlıksız bir ilişki kurması. Bütün psikanaliz, Freud’cu psikanaliz bunun üzerine kurulu. Bir çocuğun bir tek kadınla son derece sağlıksız karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde belli bir yaşa kadar gelmesi, yani kişiliğinin temel taşlarının o dönemde oluşması, sonra da hayatı boyunca, bu sağlıksızlıktan kurtulmaya çalışması. Psikanalizin hikâyesi bundan başka bir şey değil. Firestone, tam tersine, “bu dönemi çocuk bir kolektivite içinde yaşamalı, bir insanla simbiyoz içine girmesine asla izin verilmemeli, fiziksel olarak başının çaresine bakabilecek hale geldiğinde de -bu da aşağı yukarı dile hâkim olduğu an demek- ona yetişkin muamelesi yapılmalı” diyor.

Freud’a gelmişken, “penis envy” kavramına değinelim. Bunun iki çevirisi var, “penis kıskançlığı” ve “penis haseti” Senin tercihin hangisi?
Ben penis haseti diyorum. İngilizcedeki “envy” ve “jealousy” Türkçede haset ve kıskançlık olarak karşılanmalı. Ben seni birisinden kıskanırım. Ama bende olmayan bir şey sende varsa haset duyarım. Kıskançlık hep üçüncü üzerinden kurulan bir ilişkidir. Dolayısıyla, kadın penisi kimden kıskanıyor? Kadın penis haseti duyar, penis çok matah bir şeymiş gibi.

Peki, var mı böyle bir şey?
Var. Mel Gibson’ın başrolünde oynadığı güzel bir film vardı: “What Women Want” (Kadınlar Ne İster, Nancy Meyers, 2000). Adam reklamcı; satmaya çalıştığı ürünleri içerden anlamak gibi bir maksatla kadın kılığına girmeye kalkıyor. Bunu yapmaya çalışırken de küvete saç maşasını düşürüyor, elektrik çarpıyor; dağılıyor, ama ölmüyor ve bunun sonunda insanların zihnini okuma yeteneğini kazanıyor. Böylece, kadınlar üzerinde korkunç bir güce sahip oluyor. Kadınların istediklerini yaptığı için de müthiş bir Don Juan’a dönüşmeye başlıyor -ki Don Juan’ın özelliği de buydu, o “biliyordu”. Daha da önemlisi, erkeklerin de kafalarını okuyabiliyor. Çok yakın bir arkadaşı var, bir noktada ona itiraf ediyor bu yeni yeteneğini. Arkadaşı da “şu konuda ne düşünüyorlar, bu konuda ne düşünüyorlar” diye merakla soruyor. “Peki, bu penis haseti denen şey hakikaten var mı?” diyor. Adam, “oğlum, kadınlarda yok, bizde var” diyor. Bu hasetin önde gideni erkeklerde; çünkü erkeklerde penis var, ama fallus otomatik olarak yok ya, fallus kazanılan ve de üstelik her an kaybedilebilecek bir şey ya, erkeklerde bu hasetin önde gideni var. Freud’cu terminolojide buna kas- trasyon fobisi diyoruz. Kız çocuk üç-dört yaşma geldiğinde cinsiyet farkını keşfeder, “bende yok, onda var” zanneder. Halbuki sende de var, onda da var, iki ayn şey var. Ama penis dışarı sarkan bir şey olduğu için, bunu böyle anlamaz. Böyle algıladığı anda ve kültür de bu algıyı besleyen bir kültür olduğu için, dolayısıyla, haklı olarak bir haset duyar. Çünkü görür, penisi olan ayrıcalıklı, penisi olan daha çok seviliyor, daha ön planda. “Keşke bende de olsa” der. Kadınlar bununla zaman içinde başa çıkar ya da çıkamazlar.

Sorduğumuz kadınlar “penis haseti”nin olmadığını söylüyor...
Psikanalizin güzel tarafı da bu zaten, kadın tabii ki yok diyecek. Ama penis hasetinin görüntüleri vardır. Çocuk üç yaşında “keşke bende de penis olsa” diye düşünmüştür, sonra da unutmuştur, bir daha da aklına gelmemiştir. Yok mu? Var. Kılık değiştirerek var. Mesela çocuk yapmak aslında penis hasetine bir cevaptır. Çocuk yaparak geçici bir süre için olmayan penisinin yerine bir şey koyarsın: Bebek. Hele hele erkek çocuğun çok değerli olduğu kültürlerde erkek çocuk yapmak iyice iyidir. Şimdi kadına gidip “sen çocuk yapmak istiyorsun, çünkü sende penis haseti var” de, “manyak mısın” der haklı olarak, çünkü öyle bir şey hiç düşünmemiştir. Erkek gibi giyinmek, gündelik yaşamda erkek davranış biçimleri benimsemek, iş hayatında erkek taktikleri kullanmak, bütün bunlar penis haseti.

Erkeklerin durumuna dönersek... Kastrasyon fobisinin yanısıra penis haseti de -belki imrenme demek daha doğru- var, değil mi?
O da haset. Dünyada ken di penisinin yeterli boyutta olduğuna inanan bir erkek tanımadım. Her erkek için kendi penisi küçüktür. Gidip Peter North’la filan konuşsan, o da aynı şeyi söyleyecektir.

Peter North kim?
Çok ünlü bir pomo yıldızı. Söylemesi ayıp, 22.86 santim onunki.

Normal ölçü ne? Ya da bunun normali var mı?
En mistik konularımızdan biri bu: Normal penis hangisidir? Mesela, zencilerinkinin çok büyük olduğuna hepimiz inanınz.

Mitoloji mi, gerçek mi?
Bilmem. Irkçılıkla damgalanma tehlikesini de göze alarak zenci arkadaşlarıma hep sorarım. “Abi, normal” der. Ama onun normali ile benim normalim aynı mı, onu da bilmiyoruz.

Tıbbî açıdan bir “normal” ya da “asgarî” var mı?
Yok. Ereksiyon oluyorsa, her penis dölleme işlevini gerçekleştirir. Beş santimden kısaysa, bilemeyeceğim. O da herhalde bir anomali, bir genetik hata, cinsel açıdan değil, üreme açısından işlevsiz demek. Bu konuya kafayı taktığım zamanlarda, Haydar Dümen’le başlayarak, Penthouse, Playboy, Hustler gibi dergilerin okuyucu mektuplarını çok okurdum. Oralarda en çok gözüken şey nedir? “Penisim çok küçük, nasıl büyütebilirim?” “Haydar bey, penisim yedi santim, büyütmek için ne yapabilirim” diye sorabiliyorlar.

Haydar Bey ne cevap veriyor?
“Evlâdım, önemli olan büyüklüğü değil, işlevidir, senin onu nasıl kullandığın mühim” diyor. Başka bir adam yazıyor, “Haydar bey, penisim 17 santim, çok küçük, nasıl büyütebilirim?” Oha diyorsun! Haydar bey ona da aynı cevabı veriyor: “Önemli olan boyu değil, işlevi”. Sonra, Haydar bey yaşlandı, o da “oha!” demeye başladı. “17 santim, nasıl büyütebilirim?” diyen çocuğun acısıyla, “7 santim, ne yapabilirim?” diyen çocuğun acısı arasında fark yok. Aynı acıyı, aynı eksiklik duygusunu hissediyorlar. Mesele de bu. Hiçbir penis yeteri kadar büyük değildir. Yeten ne? Bunun net bir cevabı var: Babanınki kadar. Babanınkini ölçebiliyor musun?

Penisin büyüklüğü de bir sorun, değil mi?
Çok büyüklük, evet. Canını yakıyorsun kadının. Çok büyük olduğu zaman, kalbinin gücü yetmiyor o kadar kan pompalamaya, tam ereksiyon olamıyorsun. Böyle vakalar var.
35 santim, ama hiçbir işe yaramıyor, çünkü kalkmıyor.

Ebat kadınlar için ne ifade ediyor?
Onu bilmemiz mümkün değil, çünkü bu konuda konuşan kadınların söyledikleri erkek mitolojisinin dışında şeyler değil. Bu konuda bir kadın mitolojisi yok. Kadınlar erkeklerin penislerinin büyüklüğüyle övünmekten hoşlandığını bildikleri için -daha doğrusu cinsel açıdan tek övünme biçimi bu erkeklerin- bunu kullanıyorlar. Onun dışında, çok umurlarında olduğunu sanmıyorum. Beş santimse, evet, umurundadır. Ama penisi beş santim olan adam muhtemelen ağır bir aşağılık kompleksi ve vahim ruhsal problemler yaşamakta olduğu için, zaten kadına ondan ne hayır gelir? Dolayısıyla, kadınlar otomatik olarak çok küçük penisli erkekleri istemezler, penisin boyu yetmediği için değil, herif hasarlı olacağı için. Ama, 10,15, 20 santim arasındaki farkı kadın anlar, anlamaz, ne kadar anlar, bilemiyorum. Erkeğin buradaki problemi farklı. Ne kadar büyük olursa olsun, kafasında rekabet ettiği bir baba imgesi var. Babasının penisini görmüş ya da görmemiş, çoğu zaman da görmez zaten. Ama kurduğu bir fantezi var: Babanın penisi. İktidar sahibi babanın herhalde kol boyunda bir şeyi var. Çocuk ne yapsa, onunla yanşamayacak. Büyüyecek, baba olacak, onunla yanşamayacak. Kendi çocuğu da onun için aynı hayali kuracak. Babanın penisi fantastik bir penis; hiçbir zaman yetişemezsin ona, onunla başa çıkamazsın, çünkü o bir hayal; gerçek bir şey olsaydı, başa çıkardın.

Kastrasyon fobisinin sünnetle ilişkisi var mı?
Şart değil. Sünnetin kastrasyon fobisini güçlendirdiği doğru. Yahudilerde değil, çünkü çok küçükken yapıyorlar, çocuğun anılarında olmuyor. Ama bizde olduğu gibi, neredeyse ereksiyon olacak yaşa gelmiş kazık kadar adamın, bir de tantanayla ucunu kesersen, zaten “koparacaklar” korkusu yaşayan çocuğun herhalde o korkusuna korku katarsın... Kastrasyon fobisi herkeste “ay sikim kopacak” korkusu olarak mı çıkar? Hayır. Freud’un iddiası, penisi kaybetme korkusu bedende yukarı transfer eder. “Belden yukarıdaki herhangi bir uzvunu kaybetme korkusu, aslında penis kaybetme korkusunun kılık değiştirmiş halidir” der. Mesela, ön dişlerin kırılması, parmağını kaybetme, kör olma korkusu... Çoğu erkekte bu vardır, rüyalarına girer, en çok görülen, ön dişlerin kırılması. Burun kırılması, göz çıkması, parmak kopması, bunların hepsi kastrasyon korkusunun transferleri…

Kitapta sünnetle ilgili adını andığın bir site var: sexasnatureintendedit.com. Sünnetsiz penis cinsel ilişki bakımından sünnetlisinden daha mı makbul?
O sitenin iddiası o. Nereden çıkardılar bunu diye merak ediyor insan. Sünnetli olunca, penis başı sürekli dışarıda, o zaman daha uyarıcı olabilir diye bir iddia da var. Erken boşalmayı yavaşlatıyor, çünkü penis başının altını koruyor sünnet derisi. Tam ereksiyon halinde açığa çıktığı için fark etmiyor. Google’a “Something is missing, Woody Ailen” yazdım, karşıma çıkan sitelerden biri de oydu. Merakımı çekti, girdim. O filmde (“Bananas”, 1971) Louise Lasser’ın Woody Aliena “something is missing” demesi Woody Allen sünnetli olduğu içinmiş. Allah Allah! Okumaya devam ettim, sonuna gelince, sır çözüldü. Bunlar iyi bir para karşılığı sünnet derisini yeniden yerine takma ameliyatı yapıyorlar. Onun için seni sünnetsizliğin iyi olduğuna ikna etmeye çalışıyorlar.

Bir de penis büyütme çareleri pazarlayan siteler var. Kitabında onlardan da söz ediyorsun.
Bilgisayarına filtre koydurmasan, yağmur gibi yağıyor: İlaçla büyütme, pompayla büyütme, transandantal meditasyonla büyütme bile var. Bu sektöre müthiş bir talep olduğunu anlıyorsun. Erkek dergilerinde herkes “penisim küçük” diye hüngür hüngür ağlıyor. Tabii ki penis haseti denilen şey bizde kadınlardan daha çok var.

En çok da siyahların penisine haset var galiba. “Zencilerden bir eksiğiniz kalmayacak” sloganıyla pazarlama yapan penis büyütme siteleri var.
Ben pornoya meraklıyımdır, yan yarıya da bilimsel çalışma diyebiliriz. Tamamen bilimsel çalışma diyerek adilik etmeyeyim. En büyük penisli iki ünlü erkek var: Biri, Peter North, diğeri Rocco Siffredi. İkisi de beyaz, biri Kanadalı, biri İtalyan. Pomoda siyah erkek de çok var, ama en büyük on penis listesinin yalnızca üçü siyah. Asyalılarınkinin de küçük olduğu iddia edilir, ki bu da doğru değil. Porno bunu ölçmenin alanı mıdır? Orada her şey abartılı denebilir. O zaman, siyahınki de abartılı.

Porno demişken, erkeklerin aksine, kadınlar pornoya pek rağbet etmiyor. Neden öyle?
Pornoyu esas olarak erkeklerin izlediğini biliyoruz. Kadınlar da merak ediyorlar, ama çok sıkılıyorlar. Porno bağımlısı olmaz kadın. “Gay porn” çok yayılan bir sektör, “lesbian porn” diye bir alan yok ama. Var da önemsiz demiyorum, kelimenin gerçek anlamıyla yok. Yapılanlar da erkekler için. Birbiriyle oynaşan kadınlar lezbiyen değil ki.

Erkeklerin buna ilgisinin sebebi ne?
İki kadını sevişirken gördü mü erkek, kendisini hemen üçüncü olarak onun içine koyuyor. Ama lezbiyenlerin o “iki kadın” pornolarını seyretmediğini, seyredenlerin de gülmekten kırıldığını biliyorum. Kazayla seyrederlerse, “öyle olmuyor salaklar” diye yerlerde yuvarlanıyorlar. Lezbiyen- ler porno seyretmiyor. Lezbiyenler için üretilen ayrı bir porno yok. Ama geyler için üretilen ayrı bir porno var.

Neden?
Lezbiyen cinselliği, gey ve heteroseksüel cinselliğinden ciddi bir şekilde farklı. Benim böyle bir teorim var. Porno, fallus çevresinde kumlu. Fallus, olmadığı zaman bile yokluğuyla var. “İki kadın”
pornolarında olduğu gibi. “Yokluğuyla var” konusunda bir fıkra anlatayım mı? Zizek’ten araklıyorum, “Lenin Varşova’da” fıkrası. Sene 1919. Moskova’da bir resim sergisi. Yoldaş sergiyi geziyor. Tablolardan birinin altında “Lenin Varşova’da” yazıyor. Lenin’in karısı Krupskaya, yanında genç bir oğlanla yatakta. Herifin tepesi atıyor, Lenin yoldaşa bu nasıl yapılır diye. Gitmiş küratöre, “bu ne!” diye çıkışmış. “Tablo”. “Nasıl tablo bu?” Adam “Lenin Varşova’da” demiş. “Peki, Lenin nerede bu tabloda?” “Varşova’da”. Hikâye bu. Lenin o tabloda yokluğuyla var. Zizek bunu “arzunun nesnesiyle mevzusu ayrı şeylerdir”i kanıtlamak için anlatır. Lenin o tablonun mevzusu, ama nesnesi değil. İçinde erkeğin olmadığı pornolarda da fallus mevzu olarak var. Dolayısıyla, bildiğimiz anlamda porno tamamen fallus çevresinde kumlu. Lezbiyenler merak edip bakabilirler, bakmayabilirler. Ama bu nedenle bir lezbiyen pornosu olamaz. Çünkü lezbiyen cinselliği fallus dışında kumlan bir şey, o yüzden de pornosu olamaz. Penis taklitleri kullanabilir lezbiyenler. O fallus değil, bir nesne; tamamen senin kontrolünde, hiçbir sembolik değeri yok, bir araç hatta, istediğin boyda, şekilde yaparsın. Tabii burada sadece görsel pornodan bahsediyorum. Yoksa sözel pornonun, porno edebiyatının cinsiyeti ya da heteroseküel / eşcinsel farkı pek yoktur; hatta kadınların bu konuda daha yetenekli olduğu bile söylenebilir.

Kitapta güzel bir fıkra var: Temel ve Cindy Crawford… 

Yeni birini bulalım: Angelina Jolie olsun. Cindy Crawford geçti artık. Temel’le Angelina Jolie kaza eseri ıssız adaya düşmüşler. Angelina Jolie bakmış kurtulma ihtimali yok, ortada başka erkek de yok... “Tamam” demiş, “ne yapacaksak yapalım”. Aradan bir hafta geçmiş, Temel nazlı geline dönmüş: “Olmaz, başım ağrıyor”, “yoruldum”, “uykum var”. Vermiyor bir türlü. Angelina bir tuhaf olmuş, “tek şansımız bu, bu da gitti”. “Aman” demiş, “Temel, bir isteğin varsa, yaparız”. “Yok, sen yapamazsın” demiş. Angelina ısrar etmiş “yaparım” diye. Temel “peki, deneyelim” demiş. Angelina’ya bir ceket giydirmiş, saçından bir tutam kesip burnunun altına bıyık diye yapıştırmış. Oturmuş yanma, kolunu atmış omzuna, “ulan İdris” demiş, “biliyor musun ben bir aydır kimi düzüyorum?” demiş. Erkek cinselliğinin maalesef bundan ibaret olduğunu düşünüyorum. Cinselliğin kendisinden aldığımız hazdan çok, o cinselliğin sosyal varoluşu, yarattığı öykü önemli. O yüzden birtakım ünlü arkadaşlarımız illâ mankenlerle çıkmak istiyorlar. Niye? Çünkü o kadın bir fallus. Benim fallusumun ne kadar büyük olduğunu gösteriyor herkese. O kadınla yatakta ne yaptığımız hiç önemli değil, hiçbir şey yapmıyor da olabiliriz. Önemli olan, benim onu koluma takıp gezdirmem. Jaguarım ya da Ferrari’mle gezinmek ya da arkadaşlara silah göstermek gibi. “Abi bak, bir Glock aldım yeni”. Hemen çıkarır, namluya da mutlaka bir mermi sürer. Pipisini gösteriyor aslında. Bu yaşta pipisini gösteremeyeceği için de tabancasını gösteriyor. Öteki arabasını, beriki manken sevgilisini gösteriyor. Fallusun cinsiyeti yok. Dişi bir varlık da rahatlıkla fallus olabilir.

Engin Günaydın, ortaokulda İstiklal Marşı söyletirken erekte olan beden eğitimi öğretmenini anlatmıştı nisan sayımızda.
Milliyetçilikle, ırkçılıkla fallik muhayyilenin çok yakın yerlerde durduğu muhakkak. Tersten düşün, ırkçı aşağılamalarda mutlaka fallik bir şey vardır. Mesela, zencilerin büyük penisi olması hikâyesi. Bu, aslında, eskiden zencilerin hayvana daha yakın yaratıklar olduğunu kanıtlamak için kullanılan bir efsaneydi. Şimdi biraz Zizek anlatacağım. Öteki, etnik ya da millî öteki, bizim için hep bizde olmayan bir şeyi çalmış olan kişi. Zizek buna “jouissance” hırsızlığı der.

“Jouissance”ı nasıl çevirmek en uygunu? Zevk mi, keyif mi?
Keyif. “Plaisir” - “jouissance” ayrımını ilk Barthes kullandı, sonra Lacan da kullandı. İngilizceye “plaisir’i “pleasure” olarak çeviriyorlar, onu haz ya da zevk diye çeviriyoruz. Lacan çevirilerinde “jouissance’ı aynen bırakıyorlar. Ben de Türkçe “jouissance” demeyi tercih ediyorum, çünkü çok anlamlı bir kelime. Keyif sadece cinsel değil ya, zevk deyince hemen cinsele gidiyor aklım. Halbuki “zevkler ve renkler tartışılmamdaki zevk de var. Biz Zizek çevirilerinde keyif dedik sonuçta. Haz hepimizde olabilen bir şey. “Enjoyment” ise hiçbir zaman tam olarak edinemediğin bir şey, çünkü hep fantastik düzeyde var. O anlamda da, mesela cinsellik alanında yaşadığın hazla fantastik cinsellikte yaşadığın “enjoyment” aynı şey değil. Cinsel fantezilerindeki hazla, onu gerçekten yaşadığın zaman aldığın haz arasında bir fark var. İşte o fark da “plaisir” ile “jouissance” arasındaki, “haz” ile “keyif” arasındaki fark. Hiçbir zaman gerçekte yok o, fantezi düzeyinde var. Bu da temeldeki eksikten kaynaklanıyor. Fal- lus vaat edilen, ama hiç gerçekleşmeyen bir şey, hep bir vaat olarak kalıyor. Hepimizde biraz var, ama hiçbir zaman istediğimiz kadar yok. Hiçbirimizin siki arzuladığımız kadar büyük değil; hiçbirimizin elindeki iktidar o kadar yetmiyor... Karının üzerinde iktidarın var da, sokakta iri yan biri omuz koyduğunda iktidarın orada çalışmıyor. Hiçbir zaman yeteri kadar yukarıda olmak mümkün değil. Hep senin fallik keyfini kesen başka birinin keyfi var. Obama olduğun zaman bile bazı konularda ne yapacağını danışmanların söyleyecek. Hiç kurtuluşun yok. Keyif mutlak bir tasarım olduğu için, ama mutlak hiçbir zaman da varolamadığı için, her zaman bir keyif eksikliği var. Ve bu keyif eksikliği çok erkenden beri var. Hep fantezisini, hayalini kurduğum keyif bende yok. Neden? Çünkü başka biri çaldı da ondan. Bir ötekine atıyorsun suçu: Etnik ötekiler, kadınlar, geyler, lezbiyenler... Senin bilmediğin bir şeyi biliyorlar kuşkusuyla yaşıyorsun. İki kişi senin dışında, kendi aralarında gülsünler, dışta- lanmış olursun. Keyif hırsızlığı başlar orada, onlar öteki olurlar. Bütün millî ve etnik otelcilikler de böyle. Öteki hep senin için çalınmış bir keyfin temsilcisi. O yüzden ona yapabileceğin her kötülük mubah. Dolayısıyla, millî ötekiyi oluştururken zaten cinsel bir eksik üzerinden oluşturuyorsun. Milliyetçilik konusunda attığın her adım, öldürdüğün PKK’linin kulağını kesmek de dahil buna, sana cinsel bir haz vermek zorunda. Niye yapıyorlar yoksa? Sana komutanın “git bunları öldür” diyebilir. Sen de gönüllü ya da gönülsüz ateş edebilirsin, öldürebilirsin. Ama sana kimse “bunun kulağını kes, boynuna as” demez. Peki ama niye yapıyorlar? Sadece özel timciler de yapmadı bunu. 18 ay askerlik yapan, askerden dönünce de bir daha silahla işi olmayacak çocuklar bunu yaptılar. “Mutilation”, tamamen sado-mazo cinsel davranış, adamın kulağını kesiyor, üzerine ayağını koyup poz veriyor. Bunların hepsi cinsel davranış. Niye yapıyor bunu? Adamı o öfkeye, o şiddete iten şey cinsel köklü ve eksiklik hissinden geldiği için, ancak onunla tatmin oluyor ya da geçici olarak tatmin olduğunu zannediyor. Kulağı kesecek, boynuna yedi kulağı asıp kolye yapacak. Sonra, askerlik bitecek, memlekete dönecek, amirinden hakaret işiten, polisten dayak yiyen, çocuklarının bir yaşa geldikten sonra lafını dinlemediği, aşağılanan bir adam olacak. Dolayısıyla, mutlak tatmin yok. Millî hezeyan halinde İstiklal Marşı söylerken de cinsel bir haz alacak ister istemez ondan. Bunlar yan yana duruyorlar çünkü. Milliyetçilik ve ırkçılık her zaman fallik bir eksiklikten kaynaklanan ideolojilerdir. Milliyetçi tören her zaman o eksiğin giderilmiş olduğu ilüzyonunu yaratır. Nihaî fallik imge olarak 1935 Nüremberg kongresini hayal ederim. Orada siki kalkmamış bir Nazi çocuğunun olabileceğini hayal edemezsin. O kadar müthiş bir eksiklik giderilmesi momenti ki o, adamlar muhtemelen orada kendilerini tam hissediyorlardı. Her şey tam, hayatın bir anlamı var. Hiçbir tören bizim bu kadar bütünlenmiş hissetmemize yol açmaz; komünistler şüpheci insanlardır, hiçbir şey bizi tam olarak tatmin edemez. Biz kendi törenimizden de şüphe duyarız, kendi memnuniyetimizden de şüphe duyarız. İtalyanlar için Nazilerle aynı şeyi söyleyemiyorum. İtalyanların faşist törenleri hiçbir zaman o kadar ciddiye de alınmıyor, onlar hep hafif şakasını da yapıyor. Almanlar kadar ciddiye alıp yüceliğin yücesi bir yerlere tırmanmıyorlar. İtalyanlar zaten fallik bir toplum, Akdenizliler. Akdenizli kültürler ile kuzeyli kültürler arasında bir temel fark, birinin “jouissance”!, yani keyfi yücelikte, diğerinin gündelikte araması. Biz Akdenizliler hep gündelik hayatta buluruz bunu, çok fazla yücelemeyiz. Türk milliyetçiliği de öyle; nereye kadar tumansa, öyle yüce törenler üretemez. O yücelik ancak Alınanlarda, kuzeylilerde olabilecek bir şey.

En fallik örnek olarak Nuremberg kongresinin aklına gelmesini biraz açar mısın?
Leni Riefenstahl’ın filminden (“İradenin Zaferi”, 1935) geliyor aklıma, çünkü orada çok yüce bir cinsel haz var. Bütün genç SA’lann yüzlerine bakıyorsun, hepsi orgazm oluyor gibi, hepsi birömek duruyor. Başka bir örnek, “Cabaret’yi (Bob Fosse, 1973) düşün; orada Amerikalı kız (Liza Minnelli) ve İngiliz erkeğin (Michael York) hedonizmi vardır en başta. İngilizin son derece kasıntı ve gey olmasına rağmen, Weimar Almanyası’nda Berlin’in hedonist havasına girmişlerdir. Derken şehrin dışına çıkarlar, “Tomorrow belongs to me”yi söyleyen Nazi oğlanı görürüz. Bütün hedonizm, hayattan keyif alma biter, çok daha yüce bir şey vardır orada. Yarına atılmış, tamamen ertelenmiş bir keyif. O çocuğun yüzü, etraftan katılanlar, Nazi selâmına geçiş... Bir tarafta Liza Minnelli ile Michael York’un hayatlarındaki “jouissance”, öbür tarafta gelmekte olan Nazi dünya. Onların cinsel hazzı bambaşka bir yerde artık. Kabaredeki çıplak bacaklarda, memelerde, belden aşağı esprilerde değil artık, bunların hepsi bitmiş, her şey birdenbire yücelmiş, ama gene de çok cinsel. Michael York ile Alman kontu arasındaki eşcinsel ilişki tam gündeme yeni gelmişken, oraya bir pırıl pınl oğlan koymak boşuna değil. Tam o sırada soylu Alman Nazi ile İngiliz oğlan arasındaki eşcinsel ilişki konuşuluyordu.

O kont bozuntusu Nazi değildi galiba...
Kendisi Nazi değil, partinin içinde değil, ama, “Nazileri kullanacağız, onlar gerekiyor artık” diyen adam. “Cabaret” politik açıdan çok önemli bir filmdir, maalesef politik değeri bilinmemiştir. Faşizmi, nazizmi anlamak için “Cabaret”den başlamak gerekir diye düşünürüm hep.

“İnsan doğası erkekliği ve kadınlığı, vermeyi ve almayı bir arada barındırıyor. Bence, her erkek hayatında en az bir defa vermeli, ki vermenin nasıl bir şey olduğunu anlasın. Dünyadaki saldırganlığın bir kısmından böyle kurtulabiliriz.” Grace Jones böyle diyor, sen ne diyorsun?
Güzel söylemiş de, işler keşke o kadar kolay olsaydı... Ernst Roehm, Hitler’in sağ kolu, başından beri SA’nın şefi olan adam eşcinseldi. 1934’te, o meşhur Uzun Bıçaklar Gecesi’nde tasfiye edilen, Hitler tarafından bütün kurmaylarıyla birlikte öl- dürtülen adam hani. Penetrasyonun “alıcı ucunda” olmak nedir, biliyordu mutlaka. Şiddet dozunda bir azalma olmuş mu? Roehm aynı zamanda Nazi hareketinin başlamasından 1934’e kadar Yahudilere ve komünistlere yönelik şiddetin baş sorumlulanndandır. Kendimizi kandırmayalım: Fallusu ve onun yanında getirdiği tüm ayrıcalıkları reddetmeden, bunlara sahip çıkmaktan vazgeçmeden, penisin olmuş-olmamış, penetre etmişsin-edilmişsin fark etmiyor.

Hale Tenger’in “Böyle Tanıdıklarım Var” işine ne diyorsun?
“Sikimden Aşşa Kasımpaşa’yı biliyordum, ama bu işi ilk defa görüyorum. Çok ilginç. Ulus-devlet kimliğinin bir yandan fallusla, bir yandan boyun eğmeyle oluşan harcı. “Görmüyorum, konuşmuyorum, duymuyorum’u boyun eğme, “submission”, eyvallah etme simgesi olarak düşün, bir yanda o, öte yanda fallik iktidar, ikisini bir araya getirirsen ulus-devletin harcı işte. Ulus-devlet tam bu.


Share on :

Hiç yorum yok:

 
Copyright © 2015 benhayattayken
Distributed By My Blogger Themes | Design By Herdiansyah Hamzah