hilmi yavuz'a göre '10 türk şiiri'

03 Mart 2017


hilmi yavuz okuma notları'nda (boyut kitapları, 1998, s 68) "bir soruşturma yapılsa -ve, örneğin, 10 Türk Şiiri’ sorulsa, nasıl bir yanıt verirdim?" diye soruyor. verdiği cevap ve seçtiği şiirler aşağıda.


Akın ve 'İlâhiler'

Gülten Akın’ın 'İlâhiler'ini (Alan Yayıncılık, 1983), yayımlandığı yıl okumuştum elbet. Gülten’in şiirini her zaman çok sevmişimdir, ama ‘İlâhiler’in yeri başkadır bende...

Kitabın, kuşkusuz, bence, en güzel şiiri ‘Eflatun İlahi’ dir. Sadece bu kitabın değil, belki de Türkçe’nin en güzel şiirlerinden biri. Hele son dize:

Hangi yaz seni nennileyebilir?

Şunu düşündüm: Bir soruşturma yapılsa -ve, örneğin, 10 Türk Şiiri’ sorulsa, nasıl bir yanıt verirdim? Doğallıkla, kendi şiirlerimi bu sıralamanın dışında bırakarak?

‘10 Türk Şiiri’? Evet, neden olmasın?

Fethi Naci’nin 10 Türk Romanı’ sıralamasına benzer bir sıralama, niçin 10 Türk Şiiri’ için yapılmasın? Doğallıkla, Cumhuriyet dönemi şiirleri arasında...

Düşündüm: Hangi şiirleri alırdım?

Gülten Akın’ın Eflatun İlahisi'ni alırdım elbet; Oktay Rifat’ın Mısır Dönüşü’nü, Asaf Halet Çelebi’nin Semd-ı Mevlânâ'sını, Behçet Necatigil’in Solgun Bir Gül Dokununca'sını, Ahmet Muhip Dıranas’ın Olfido’sunu?

Peki, başka?

Örneğin, Edip Cansever’den, Orhan Veli’den, Attila Ilhan’dan, ve Nâzım’dan?

Ötekiler üzerinde düşünmem gerek. Ama Nâzım’dan, herhalde Dört Hapishaneden'i alırdım -Çankırı Hapishanesinden'i elbet. İlhan Berk’i de unutmamalıyım.

10 Türk Şiiri’ üzerine düzenlenecek bir soruşturmada, acaba bazı şiirler üzerinde birleşilebilir mi?


EFLATUN İLAHİ

Eflatun çiçekler döküyor durmadan
Sayrısın, etinde yıllanmış zehir
Nece sağaltayım seni, nece dindireyim
Ülkem misin, oğlum musun seçemiyorum
Sevdanın özü birdir

Yazıları tersinden okuyorlar
Biz de biliyoruz, okuyan da bilir
Onca genişletmiş evini yerini
Yaramaz otlar gibi
Sanılır çılgınlık usa naziredir

Duldasız gölgesiz rüzgâr içinde
Başağını gece büyütene sor
Zulümün durağı yitik oldukça
Kavga gündemden düşmüyor

Gülten Akın acep gidişlerdesin
Acın dinlencede değil
Özlemin kanıyor
Mülkün örselenmiş
Ürünün dağılmış
Hangi yaz seni nennileyebilir?

Gülten Akın



MISIR DÖNÜŞÜ
Doldur kadehimi Hasan Can! Güneşe
Tutsam derimi, ısıtmıyor. Bu mintan
Kefenden daha soğuk! Versem ateşe
Girit ve Rodos’u, kızoğlankız, civan

Kırk Macarlı odalık, bel, kasık, meme,
Dizsem karşıma, nafile! Ne Çaldıran,
Ne Şam, Mısır, su serpmez yavuz gönlüme,
Bir çeki taşı gibi üstümde Zaman

Ve soyulmuş etimde bin sırtlan anı.
Varın gidin cellata, vurulsun boynu
Yunus vezirimin! Hasan Can, şarap koy

Ki dönsün fırıl fırıl yer gök ve saray,
Arap, acem mülkü bütün, diyar-ı Rum!
Ayna tut, yüzümü görmek istiyorum!

Oktay Rifat


SEMA-İ MEVLÂNA
tennûre giymiş ağaçlar
aşk niyâz eder
mevlâna

içimdeki nigâr
başka bir nigârdır
içimdeki semâ'a
nice yıldızlar akar
ben dönerim
gökler döner
benzimde güller açar

güneşli bağçelerde ağaçlar
'halaka's-semâvâti-ve'lard'h'
yılanlar ney havalarını dinler
tennûre giymiş ağaçlarda

çemen çocukları mahmûr
câaan
seni çağırıyorlar

yolunu kaybeden güneşlere
bakıp gülümserim
ben uçarım
gökler uçar

Asaf Halet Çelebi



SOLGUN BİR GÜL DOKUNUNCA
Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kâğıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlara takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.

Behçet Necatigil


OLVİDO
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola.
Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyaç ağaçlı, kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi âşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! ey sen! Esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından.

Ey unutuş! kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip DRANAS



ÇANKIRI HAPİSANESİNDEN MEKTUPLAR 
1

Saat dört, 
            yoksun. 
Saat beş, 
            yok. 
Altı, yedi, 
ertesi gün, 
daha ertesi 
ve belki 
             kim bilir...

Hapisane avlusunda 
                bir bahçemiz vardı. 
Sıcak bir duvar dibinde 
                             on beş adım kadardı. 
Gelirdin, 
yan yana otururduk, 
kırmızı ve kocaman 
                muşamba torban 
                                        dizlerinde...

Kelleci Memed'i hatırlıyor musun? 
Sübyan koğuşundan. 
Başı dört köşe, 
bacakları kısa ve kalın 
ve elleri ayaklarından büyük. 
Kovanından bal çaldığı adamın 
                                                   taşla ezmiş kafasını. 
«Hanım abla» derdi sana. 
Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı, 
                                                tepemizde, yukarda, 
                                                                  güneşe yakın, 
                                                bir konserve kutusunun içinde...

Bir Cumartesi gününü, 
hapisane çeşmesiyle ıslanan 
                     bir ikindi vaktini hatırlıyor musun? 
Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta, 
aklında mı : 
«Beypazarı meskenimiz, ilimiz, 
  kim bilir nerde kalır ölümüz...?»

O kadar resmini yaptım senin 
bana birini bırakmadın. 
Bende yalnız bir fotoğrafın var : 
bir başka bahçede 
                    çok rahat 
                    çok bahtiyar 
          yem verip tavuklara 
                        gülüyorsun.

Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu, 
fakat pek âlâ gülebildik 
                    ve bahtiyar olmadık değil. 
Nasıl haberler aldık 
             en güzel hürriyete dair, 
nasıl dinledik ayak seslerini 
                         yaklaşan müjdelerin, 
ne güzel şeyler konuştuk 
                         hapisane bahçesinde... 
  

2

Bir akşamüstü 
oturup 
hapisane kapısında 
rubailer okuduk Gazalî'den : 
«Gece : 
     büyük lâciverdî bahçe. 
  Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin. 
  Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.>

Bir gün eğer, 
benden uzak, 
karanlık bir yağmur gibi, 
canını sıkarsa yaşamak 
                  tekrar Gazalî'yi oku. 
Ve Pîrâyende'm benim, 
ben eminim 
sen sadece merhamet duyacaksın 
ölümün karşısında onun 
                            ümitsiz yalnızlığı 
                            ve muhteşem korkusuna.

Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana : 
«— Toprak bir kâsedir 
                        çömlekçinin rafında tâcidar, 
       ve zafer yazıları 
       yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin...»

Birikip sıçramalar. 
Soğuk 
         sıcak 
                 serin.

Ve büyük lâciverdi bahçede 
                               başsız ve sonsuz 
                               ve durup dinlenmeden 
                               devranı rakkaselerin...

Bilmiyorum, neden 
aklımda hep 
ilkönce senden duyduğum 
Çankırılı bir cümle var : 
«Pamukladı mıydı kavaklar 
                               kiraz gelir ardından.» 
Kavaklar pamukluyor Gazalî'de, 
fakat 
görmüyor, üstat, 
                 kirazın geldiğini. 
Ölüme ibadeti bundandır.

Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor. 
Akşam. 
Dışarda çocuklar bağrışıyorlar. 
Çeşmeden akıyor su. 
Ve jandarma karakolunun ışığında 
akasyalara bağlı üç kurt yavrusu. 
Açıldı demirlerin dışında 
                            büyük, lâciverdî bahçem. 
A s l o l a n   h a y a t t ı r ...

Beni unutma Hatçem... 

3

Bugün çarşamba : 
— biliyorsun — 
Çankırı'nın pazarı. 
Demir kapımızdan geçip 
kamış sepetimizde bize kadar gelecek 
yumurtası, bulguru, 
yaldızlı, mor patlıcanları...

Dün köylerden inenleri seyrettim : 
yorgundular, 
kurnaz 
            ve şüpheli, 
ve kaşlarının altında keder. 
Erkekler eşeklerde, 
kadınlar çıplak ayaklarının üstünde geçtiler. 
Herhalde içlerinde senin bildiklerin vardır. 
Herhalde iki çarşambadır pazarda : 
                          kırmızı başörtülü 
                          «kibirsiz» İstanbulluyu aramışlardır... 

                                                                                                    20.7.1940 

4

Sıcaklar bildiğin gibi değil 
ve ben ki yalı uşağıyım, 
deniz ne kadar uzak...

İkiyle beş arası 
cibinliğin altına uzanarak 
ter içinde 
kımıldanmadan 
gözlerim açık 
dinliyorum sineklerin uğultusunu. 
Biliyorum : 
şimdi avluda 
duvarlara çarpıyorlardır suyu, 
kızgın, kırmızı taşlar tütüyordur. 
Ve dışarda, otları yanmış kalenin eteğinde 
bir kezzap aydınlığı içindedir 
simsiyah kiremitleriyle şehir...

Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor. 
sonra kayboluyor birdenbire. 
Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup, 
yumuşak, tüylü ayaklarıyla dolaşarak 
bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak. 
Ve zaman zaman 
ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde 
                                      bir korku halinde tabiatı...

Bir zelzele olabilir. 
Zaten üç günlük yere geldi, 
salladı çapanoğlu Yozgad'ı. 
Ve yerlilerin kavlince : 
altı tekmil tuz madeni olduğundan 
                                   yıkılacak Çankırı şehri 
                                                    kıyametten kırk gün önce. 
Yatıp bir gece 
başın bir kalasla ezilmiş, 
                         çıkmamak sabaha... 
Ölümün bu kadar körü ve mendeburu... 
Ben yaşamak istiyorum biraz daha, 
daha bir hayli yaşamak. 
Bunu birçok şey için istiyorum, 
birçok 
çok mühim şeyler. 

                                                                                     12.8.1940 

5

Saat beşte akşam oluyor : 
insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla. 
Yağmur taşıdıkları belli. 
Birçoğu 
elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar... 
Bizim odanın yüz mumluğu, 
terzilerin gaz lambası yandı. 
Terziler ıhlamur içiyorlar... 
Kış geldi demektir... 
Üşüyorum. 
Fakat kederli değilim. 
Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır : 
kış günleri hapisanede, 
sade hapisanede değil, 
bu kocaman 
             bu ısınası 
                  bu ısınacak dünyada 
                                           üşüyüp 
                                                   kederli olmamak...

                                                                                            26.10.1940 


Nazım Hikmet

Share on :

Hiç yorum yok:

 
Copyright © 2015 benhayattayken
Distributed By My Blogger Themes | Design By Herdiansyah Hamzah